Martılar


Güzel, güneşli bir gün. Ocak ayı. Resim sergime gidiyorum. Tablolarımı duvarlarda yeniden görmek, ziyaretçi defterindeki yazıları okumak, gelenlerle konuşmak o kadar büyük keyif ki benim için... Paylaşmanın ve kendini ifadenin büyüsü...
Kadiköy vapurunda güzel bir köşeye yerleştim. Elbette cam kenarı. Elbette kameram elimde. Gözlerim Haydarpaşa binasına, biraz ötedeki ona hiç de uymayan büyük minareli camiye, sonra bakımsız teknelere, arkadaki bakımsız küçük binalara gidiyor.
Bir iki balıkçı teknesi motorlarını çalıştırıyor. Güzelim eski vapurların yerini almak üzere icadedilmiş mavi marmara teknekleri tıka basa insan taşıyor ve derme çatma iskelelerinin gişeleri, kulübemsi görüntüleri gözümü yoruyor. Güzel olanı, estetik olanı, bizim olanı, bu vahşi şehirleşmenin doymak bilmeyen iştahına hazırlıyoruz. Verdikçe fazlasını istiyor. Başka bir ülkede çekim odağı olabilecek Kadıköy sahilleri bakımsızlık, estetik duygusundan yoksunluk ve ruhtan gelen temizliğin olmaması nedeniyle kirli, sular bulanık, insanlar yorgun. Yıllardır böyle süregeldi...
Bu arada Martılar can derdinde. Onlar yaşamak istiyorlar. Onlar bu kirli sularda balık tutmak, yıkanmak, bu havayı solumak, yaşamak istiyorlar. Vapurların etrafında dolaşıyorlar. Ekmekler ve simitler hazırlanmış, martılara fırlatılıyor. Tam bir cümbüş. Ama ben hüzünlüyüm. Onlara hakettikleri temiz denizi ve temiz bir denizden yakalayacakları balıkları veremiyoruz. Onların beslendikleri yerler teknelerin motorlarından sızan atıklar, kıyıya vuran ve dalgalarda oynaşan çöpler, vapurlardan fırlatılan ekmek parçaları. Bizler kanserle, allerjik hastalıklarla, enfeksiyonlarla, ve bizleri yoran bu şehrin kirliliğiyle boğuşurken ve artık bunun üzerinde hiç düşünmezken, martıları bir dekor, bir fotoğraf karesi, canlı bir oyuncak gibi algılıyoruz. Martılar adına, onların ölüm emirlerini veriyoruz. Kimbilir yaşam süreleri ne olacak, hangi genetik hastalıklarla nesilleri sürecek, düşünmüyoruz bile. Onlar tüm güzellikleriyle, hala beyaz kalan tüyleri ve güzelim gagalarıyla, masum, sakin, vapurların etrafında dolanıyor ve dalgalarda sallanıyorlar.
Onlara bir özür borcumuz olduğunu düşünerek bu yazıyı yazmak istemiştim o gün. Yazamadım. Bir şiir çıktı onun yerine. İstanbul ve martı şiiri. İşte bu şiir:


Martılar
Martı yağmuru altındayım
Beyaz bir kuğunun kanatlarında,
mavinin eteklerindeyim.
Bir boğaz vapurundayım
bacasından uğultular üfüren.
Martılar dönüp duruyor başımda
martıların saydam kanatları,
gagalarında çığlıkları,
ayaklarında telaş,
gözlerinde yaşam
Martılar dönüp duruyor
camlarda, dalgalarda
mavilerle sarmaş dolaş
Arkada Galata,
arkada başka vapurlar,
Fonda İstanbul
Bitmeyen bir tablo gibi İstanbul
Martılar telaşta
Ben bir oluyorum martılarla,
beraberce gidiyoruz
Fonda İstanbul...

26 Ocak 2013, 12:36

S. Füsun


Akasya Ağacı


Evin otoparkına arabamı parkettim. Biraz daha kolay olmuştu nedense, bir şey eksikti ya da bir şey fazlaydı. Kafamı kaldırdım: Akasya ağacı ! Yerinde yoktu. Kalbime bir bıçak saplandı. İçimde derin bir acıyla yerime çakılıp kaldım. Her gün balkonumdan seyrettiğim, gölgelerini fotoğrafladığım, dibinde yetişen naneleri topladığım akasya ağacı yoktu. Çok büyük bir şaşkınlık, isyan, çaresizlik doldurdu içimi. Çok büyük bir utanç. Burada bu insanlarla yaşamaktan utanıyordum. İnsan olduğumdan da. Ağacı, doğayı bu kadar sevmeyen, bu kadar kaba ve duygusuz insanlardan biri olmak acıtıyordu. Onlardan biri değildim ama işte ağaç yoktu artık. Ağacın adına acı çekiyordum. Terkedip gitmek istiyordum burayı. İçimdeki isyanı kimselerle paylaşamadan, acımı dindiremeden, anlatamadan… Arabada kaldım. Bir süre onun yasını tuttum sessizce. Gözyaşlarım içime aktı. Onunla yaşadıklarımı, onunla yaşayanları düşündüm. Ağacın geçmişini, ağacın yaşadıklarını düşündüm….
Üzerindeki tüm güzellikleriyle ağaç yok olmuştu. Üzerinde yaşayan böceklerle, dallarına konan kuşlarla, tüm florasıyla, yemyeşil yapraklarıya, üzerindeki çatlaklarla, minik kovuklarla, baharda açan çiçekleriyle, verdiği oksijenle, gölgesiyle… Yok olmuştu. Yok edilmişti aslında. Onun bize verdiklerine değer vermeyen birileri tarafından yok edilmesine karar verilmişti. Suçsuz birini ölümle cezalandırmak gibiydi. Yeryüzünde bize tanrının verdiği güzelliklerden birini hoyratça yoketmek gibiydi. Bir ağacın dünyanın yedi harikasından farkı yoktu aslında. Tekrar yapılamazdı…
Uzun uzun arabada oturdum önce, başım önümde. Sonra eve çıktım, kapının kilidini çevirdim, pencereye doğru yürüdüm, sonra kendimi tuttum. Pencereden bakmak acı veriyordu. Şimdi o ağacın bulunduğu yerde bir boşluk vardı. Aurası yeşil varlığıyla gözümün önündeydi ama kendi yoktu. Yalnızca yerde toprakla doldurulmuş bir çukur vardı artık, ve arabam o çukurun üzerinden her geçişinde yalnızca rahatsız edici bir sarsıntıyla anımsayacaktım ağacı.
Akasya ağacı otoparkın tam ortasındaydı. Arabaları parkedereken birazcık dikkatli olmak gerekiyordu. Birazcık manevra alanını küçültüyordu. Üstelik de çok bitkin olduğum bir gün kuzenimin şaşkın bakışları arasında geri manevra yaparken arabamın arkasını fena çarpmış, düzeltmeye çalışırken de yandaki arabaya çarpmaktan kıl payı kurtarmıştım. Ama ne o zaman ne de başka zamanlarda ağacın yok olmasını istemek aklımın ucundan bile geçmemişti. Evimi villa tadında kullanıyor olmanın bir parçasıydı ağaç. Üzerinde yuvalanan kumrular, çirkin sesleriyle kargalar ve minik serçelerden oluşan görünen ziyaretçileri vardı. Bir de görünmeyecek kadar küçük olanlar...
Balkonumdan yapraklara bakardım uzun uzun. Oval , yumuşak, küçük, simetrik... Baharda salkım salkım beyaz çiçeklenen dalları görünürdü. Son iki kıştır karlar kaplıyordu dallarını. Mevsimlere direnmiyordu ağaç. Bizim için her daim bir başka dekor, bir başka renk yaratıyordu. Arabalarımızı gölgesinde gizliyor, küçük bir esintiyle serinletiyor, oksijen yayıyordu. 50 yıldan fazla oradaydı. Otoparktan önce de vardı, sonra da. Bazı kez yaramaz kedi yavrularına sığınak oluyordu, bazı kez kuşları kovalayan kedilere oyun bahçesi.
O sonsuzluğun bir parçasıydı. Bir başka kurumuş ağaç kesilirken, balta ona da değdi. Onu aldı götürdü. Birkaç saatte belki de bir asır yok edildi. Bir doğa parçası daha kirlenmiş beton ve metalden oluşan yığınlara teslim edildi. Terminatör gibi. Lizbon hayvanat bahçesindeki tabela geçti aklımdan: “Doğaya ve hayvan nesline en fazla zarar veren canlıyı görmek istiyorsanız kapağı kaldırın” yazısı, ve kapağı kaldırdığınızda karşınıza çıkan bir ayna. Siz!
Evet biz. Duyarsız, sevgisiz, basit ve çözümsüz.
Biz. Kendi yarattığımız yığınların altında kalmayı hakeden, öğrenmeyen, gelişmeyen ve düşünmeyen biz. Akın akın geldiğimiz bu şehrin asıl sakinlerini yok eden, hoyrat ve yıkıcı biz, yarattığımız güzel kafeslerin içinden çıkmak istediğimzde gidecek yer bulamayacağız yakında. Nefes alabilecek bir yer. Huzur verecek bir ağaç gölgesi. Serinlik...
Beton kalıpların arasında süs olsun diye açılmış çukurcukların içine ithal çiçekler dikip doğayı arayacak, evlerimize plastik çiçekler koyacak, pencerelerimize pahalı perdeler takacak, ama balkonlarımıza bir saksı çiçek koymayı akıl etmeyeceğiz. Doğanın bir parçası olduğumuzu, ancak onunla mutlu olabileceğimizi, çiçeksiz, hayvansız, ağaçsız, susuz bir yaşamda depresyon ve ruhsuzluk sarmalı içinde dibe vuracağımızı bir an bile düşünmeyeceğiz. Sonra bu şehrin gürültüsü ve kalabalığından kaçıp bir aylığına “köylerimize” sığınacağız yenilenmek için. Elimizdeki güzellikleri görmeden, değer vermeden, sevmeden ve saygı duymadan.
İşte akasya ağacının ne kadar büyük ve onu kesenlerin de ne kadar küçük olduğunun yazısı. İnsan olmanın ya da olmamanın yazısı. İçimi dolduran acının ve öfkenin yazısı.
Akasyaya ağıt bu...
Saygıyla...
Füsun
11-11-2012



Güzel bir gün


Bu gün, hep ertelediğim bir şeyi yapacağım. En iyi arkadaşımla biraz zaman geçireceğim.
Onun beynindeki ışıltıları, ilgilerini, mutluluklarını yakalamaya çalışacağım. Onun başka insanlara bakışını, yollara, bulutlara, çiçeklere, bakışını izleyeceğim. Bir köhne ahşap binanın bakımsız bahçesini, kırılmış camlarını, zarif tahta oymalarını izlerken, yüreğindeki yitip gitmeyi bekleyen ya da yitip gitmiş şeylere karşı tortulaşmış şefkati izleyeceğim. O sarı bukleli saçları olan çocuğun yumuşak ve pürüzsüz tenini, annesinin elinden kurtulup koşuşunu ve yüzündeki o ürkek gülümsemeyi yakalarken neler hissettiğini anlamaya çalışacağım. Düşüncelerin ve görüntülerin bir kaleydoskop gibi iç içe geçtiğini, bir göz yanılsaması, düş bulutu gibi akıp gittiğini fark edecek ve kendi kendime gülümseyeceğim.
Anılarımı paylaşacağım onunla. Bu sokaktan ne zaman geçmiştim? Bu vitrine kaç kez bakmıştım?
Sonra o restoranın önünden geçerken, Emre’yle geçirdiğimiz saatleri anımsayacağım…
Hep önemli bir şeyler olurdu konuşacak. Hep önemli kararların arifesinde olurdu buluşmalarımız. Bilgelik, sevgi, telaş, bistro keyfi… Hep hareketli, hep hoş, hatırlanası akşamlar olurdu. İnsanlar sorardı:
“Ne o? Yoksa biriyle mi buluşmaya gidiyorsun ?”
“Evet” derdim, “erkek arkadaşımla buluşacağım”, yüzümde gizli bir gülümsemeyle.

Emreyle buluşmalarımızı hatırlayacağım bu gün. Bizim için özel olan sayısız yerler keşfetmemizi. Hep yaşamın gelecek günleri için hayaller kurmamızı ve kendimizi olduğu gibi, savunmasız, acımasız birbirimize açmamızı. Yüzleşmemiz gerekenleri ertelemeden, kendimizle ve birbirimizle dalga geçerek… Evet. Eğlenceli, duygulu, bazen sarsıcı olurdu buluşmalarımız. Bazı kez hoşlanmadığımız şeylerle baş başa bırakırdık birbirimizi. Sonra ayrı yerlere, kendi dünyalarımızı sürdürmeye doğru yola çıkardık.
O köşe başlarını hatırlayacağım. Çiçekçileri. O güzel çiçekçi kızın fotoğrafını çekmek için ne kadar dolanıp durduğumu… Sonra bir gün, çektiğim fotoğrafları bastırıp, tek tek onlara gösterişimi. Ne kadar da mutlu olmuşlardı…Yüzlerindeki duru, komplekssiz sevinci hatırlayacağım.
Bir kafeye gidip oturacağım. Necla ve Refikayla buluşup saatlerce konuşup gülüşüp dertleşip zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız şu kafeye. Yine etrafıma bakacağım, insanların yaşamlarını hayal etmeye çalışacağım. Acaba bu adamla kadın kaç yıldır birlikteler? Güngörmüş ve sakin bir halleri var. Giyimlerinden iyi bir gelir düzeyleri olduğu anlaşılıyor. Sonra insanların mutlu ve sakin bakışlarının ardına gizlenmiş yoksunlukları düşüneceğim. Birbirlerini nasıl kırdıklarını, nasıl yok saydıklarını… Hatta kendilerini bile! Ama yaralar küçük, ya da zaman çok uzun ve birbirlerine bakarken güzellikler görüyorlar artık. Geleceği kurarken içlerinde büyüttükleri hırslar ve yorgunluklar, yaşamanın değerini daha iyi anlamış olmanın dinginliğine bırakıyor yerini.
Birazdan sevdiğim bir salatayı sipariş edeceğim garsona. Garson her zamanki gibi görmeyen gözlerle etrafına bakacak. Ben, başka bir garsonun dikkatini çekmeye çalışacağım... Ve sonunda! Esprili, gülen gözleri olan, ince bir genç, düzgün Türkçesi ve sonsuz nezaketiyle siparişimi soracak. Ben menüden özenle seçtiğim salatamı, buzlu ve ince bir dilim limonlu diyet kolamı söyleyecek, yine etrafımı incelerken büyük bir sabırsızlıkla salatamı bekleyeceğim.
Sonra arkadaşımla paylaşacak başka şeyler gelecek aklıma. Uzun zamandır ertelediğim bir dost ziyaretini yapmak. Nilgün beni özlemle, yanaklarımdan öperek ve sıkıca sarılarak karşılayacak. Ne kadar sahici bir insan olduğunu, ne kadar yaşama bağlı ve ne kadar savaşçı olduğunu düşüneceğim. Acılarını hatırlayacağım. Alzheimer’den kaybettiği annesini ve kısa bir süre sonra onu izleyen babasını… Ara sıra gözlerine gelen gölgeyi yakalayacağım. Bir anlık hüzünlü bakışını… Bana ve başkalarına sağlam duruşunu ama aslında ne kadar duygusal ve kırılgan olduğunu…
Dostum bana kahve yapacak. “Orta şekerli” isteyeceğim bu kez. Yanında likörü ve çikolatayı arayacağım belki. Ardından bunları sıkça paylaştığım başka birini hatırlayacağım. Az şekerli kahve seven birini. Kahvenin yanında mutlaka nane likörü olacak. Mutlaka fal bakılacak… Fincanda yıllar önce çıkan İsa ve Meryem figürünü hatırlayacağım; bir kış günü, şöminenin karşısındaki bir koltukta bakılan falı…
Ardından Bostancı sahiline doğru yürüyeceğim. Uzaktan adalar görünecek. Sisli- güneşli- yağmurlu havalarda ve gecenin ışıklarında adaları canlandıracağım hayalimde. Sonra mimozaları… Bir ramazan günü bir kahvede ince belli bardakta içtiğim çayı ve sucuk ekmekle oruç bozmayı… İskeleye yanaşan vapurları, kahvede tavla oynayan kadın ve erkekleri, bir Levanten düğünü için giyinmiş şık ve renkli grubun önümden resmigeçit yapışını, kedileri, kedileri…
Bir kedi yavrusuyla oynayacağım; bir bahçenin duvarında parmaklıklara sürünen ve sevgi arayan. Onunla konuşacağım. O bana incecik sesiyle cevap verecek gözlerimin içine bakarak. Sonra aniden duvardan atlayıp kaybolacak. Emre’yi özleyeceğim, oğlumu. Kedilere olan düşkünlüğünü…
Hava yavaşça kararacak, güneş pembeden kızıla boyayacak gökyüzünü, uzaktaki o parlak yıldız belirecek. Hani hep erkenden çıkan... Bir İngilizce tekerlemeye kayacak aklım.
“Güzel yıldız, parlak yıldız, bu gece gördüğüm ilk yıldız. Bu geceki dileğim gerçekleşsin.”
Hiç o yıldıza bakarak dilek tutmadığımı fark edeceğim. Birazdan yarım ay, diğer yıldızlar, bulutlar bir bir gelecek ve ben karanlık olmadan hemen önceki o koyu maviyi, o çok sevdiğim maviyi görebilmek için, sahildeki tahta bir bankta sessizce bekleyeceğim. O maviyi beklediğim diğer akşamları düşüneceğim; yalnız, ya da paylaştığım. O maviyi bir başkasının da benim kadar sevip sevmediğini merak ettiğim, ama bunu şimdiye dek hiç sormadığım gelecek aklıma. Sonra gök koyu bir laciverde dönecek, hafif bir rüzgâr başlayacak, ben eve doğru yola çıkacağım, küçük bir mum yakacağım, sevdiğim bir müziği dinleyeceğim ve gözlerimi kapatacağım…

Kendimle baş başa biraz zaman geçireceğim…
***
Uzaklardan gelen telefon sesi beynimde yükselerek yankılanıyor ve düşüncelerim şimdi ortasından yok edilmiş bir tablo gibi boş ve şaşkın. İsteksizce yerimden doğruluyorum.
“Bu da kim sabah sabah! Acaba kaç kez aradı? Birazdan susar belki…”
Telefona doğru acelesiz ve hoşnutsuz yürüyorum, ben ulaşamadan susmasını dileyerek. Susmuyor. Elim telefona uzanıyor.
Bir an duraklıyorum. Hayır. Açmıyorum. Ceketimi alıyorum, kapıdan çıkıyorum, merdivenlere doğru yürüyorum. Ses giderek uzaklaşıyor.
Kısa bir sessizlik, telefon yine başlıyor çalmaya. Artık çınlaması güçlükle duyuluyor. Bu kez tablom ve düşlerim bozulmayacak diye geçiriyorum içimden. Yürümeye devam ediyorum.

 DİABETİK RETİNOPATİ Şeker hastalığıyla birlikte yaşamayı öğrenebilirsek, yaşamımızda daha güzel uğraşlara da yer açabiliriz. Bu nedenle diyabetik retinopatiyi anlamakta ve önlem almakta yarar var. Yaşa Bağlı Makula Dejeneresansı Görme merkezinde (makula) yaş ilerledikçe ortaya çıkan bir bozukluğu anlatır. Batılı ülkelerde 65 yaş ve üzerindeki en başta gelen görme kaybı nedenidir. Yaşlı nüfustaki artış göz önüne alındığında bu hastalığın önemi de artmaktadır. Hastalığın görülme oranı 65 yaşın üzerinde %3 iken, 75 yaşı geçenlerde % 15’lere varmaktadır. Ayrıca yaş ilerledikçe iki gözde birden görülme sıklığı da artar. Göz muayenesinin önemi Göz muayenesi ve göz hastalıklarını gözlük muayenesi olarak anlamamak gereklidir. Hastanın bu konuda bilinçlenmesi çok önemlidir, çünkü kırma kusurları ( miyopi, hipermetropi, astigmatizma ) toplumda yaygın olarak görülebilen ve bilinen kusurlardır. Oysa göz hastalıklarının daha büyük bir kısmı yazık ki başlangıçta hiç bir belirti vermez. Hasta göz doktoruna geldiğinde görme artık geri döndürülemeyecek noktada bulunmaktadır.

Copyright (c) 2010 www.fusunuzunoglu.com All rights reserved.